• İyileştirici oyun çocukların yaşadıkları kaygıları, korkuları, takıntıları, stresi aşmasına yardımcı olan oyundur.

  • 8 hafta sürecek programda çocuğun çok yönlü eğitimine değineceğiz. Programa katılım ücretsizdir.

  • Kendimce önemli gördüğüm projelerde günlük yazmayı seviyorum.

  • Kendimce önemli gördüğüm projelerde günlük yazmayı seviyorum.

New Post

Rss

  Montessori Eğitim Sistemi

Montessori Eğitim Sistemi

  Montessori    


Site: On5yirmi5.com
Röportaj: Zühal Erkek

Son dönemlerde ismini sıkça duymaya başladığımız eğitim sistemi Montessori. Belki ilk defa duyanlar için söyleyecek olursak, İtalyan Profesör Montessori tarafından ortaya atılan "çocuk merkezli" bir eğitim sistemi. Almanya, Amerika, İtalya başta olmak üzere birçok ülkede bu sistem hala kullanılmakta. Bu sistemin özünde öğrenciye tepeden inme müfredat programı ile değil de, çocuğun daha çok kendi yeteneklerini kendisinin keşfettiği, öğretmenin bilen değil de rehberlik yaptığı bir eğitim sistemi... Bizler de bu eğitim sistemini Pedagoji Derneği Başkanı Pedagog Mehmet Teber ile konuştuk.

Montessori sistemi nedir?  Şu andaki mevcut eğitim sistemlerinden farkı nedir?
Montessori sistemi aslında bir eğitim sistemi. İtalya’nın ilk kadın doktorlarından olan Maria Montessori tarafından bulunup, geliştirilen eğitim sistemi. Bizim bildiğimiz klasik eğitim sistemimizde çocuklar sırada oturur, bir tane öğretmen vardır, öğretmen dersi anlatır ve öğrenci dinler. Yani öğretmen merkezlidir. Bilen ve aktaran öğretmendir. Montessori eğitim sisteminin mevcut olan sistemden farkı; sıra düzeni yoktur. Kocaman bir sınıf ortamı vardır. Burada çeşitli materyaller mevcuttur. Öğrenci gelir ve buradaki materyallerle gününü geçirir. Öğrenciye çok müdahale edilmez. Öğretmen şimdiki eğitim sistemi gibi çok bilen ve anlatan rolünde değil, ortamı hazırlayan, düzenleyen, kriz anında orada olan, çocuğu gözlemleyen kişidir.
Bu sistemde öğrenci nasıl bir eğitim alıyor? Çocuk merkezli bir sistem olduğu söyleniyor? Buradaki çocuk merkezliden kasıt nedir? 
Eğitim sistemleri birkaç grubu ayrılabilir. Bunlardan bir tanesi öğretmen merkezli eğitim sistemleridir. İyi bir öğretmen vardır, gidersiniz ondan ders alırsınız, onun bilgisine güvenirsiniz ve öğretmen her şeyi şekillendirir. İkincisi çocuk merkezli eğitim sistemidir. Çocuk kendisi ne ihtiyaç duyuyorsa onu öğrenir, onun ihtiyaçlarının ön plana alındığı, çocuğun potansiyelinin öne çıktığı, çocuğun öğrenirken merkezde olduğu, bilgiyi kendi deneyimleyerek, deneme yanılma yoluyla öğrendiği sistemler çocuk merkezli eğitim sistemleridir. Montessori sisteminde eğitim çocuk merkezlidir. Bir gün öğretmen sınıfa gelip “Haydi çocuklar, bugün bunu işleyeceğiz.” demez. Çocuk gelir, zaten sınıfta yapılacak birçok şey vardır. Orada kendi ilgisini çekeni yapar, öğretmen takıldığı yerlerde ona yol gösterir, rehberlik eder. Hadi size bir şeyler anlatayım, bir şeyler aktarayım, beni dinleyin, ödev vereyim, benim dediklerimi yapın gibi bir anlayış yoktur. Çocuğun ihtiyaçları ve istekleri çerçevesinde şekillendiği için o yüzden çocuk merkezli bir eğitim sistemi olarak adlandırılır.

Neden bu sistem dünyanın en başarılı sistemi olarak tanımlanıyor?
Montessori sisteminin başarısı şuradan kaynaklanıyor: Bizim normal eğitim sistemimizdeki temel paradigma hataları var. Bunlardan bir tanesi çocuk nasıl öğrendiği ile alakalı. Çocuk, yeni bir şey öğrendiğinde eline alır, uğraşır, onunla ilgili sorular sorar, bakar. Öğrenme sistemi budur. Öğrenmek için dokunması, temas etmesi lazım. Onunla ilgili sorular sorması lazım, tartışması, denemesi lazım. Çocuk eline bir kalem aldığı zaman bakar, dener, çevirir, çeker, uzatır, kırabilir, yazar, birçok şey yapar. Çocuk böyle bir şekilde öğrenirken klasik eğitim sisteminde çocuk buna imkan bulamaz. Öğretmen bir şey anlatırken çocuk yerinde oturmak, sabit kalmak durumundadır. Deneyimlemek yoktur ya da çok azdır. İkincisi, klasik eğitim sisteminde çocuk oturur. Halbuki çocuklar hareketli varlıklardır. Oturarak bir şey öğrenmek çocuk için çok zordur. Oturarak eğitim yapmak şimdiki eğitim sisteminin handikapıdır. Üçüncü olarak klasik sistemde çocuğa çok değer verilmez. ‘Aman o ne bilir ki, öğretmen bilir.’ düşüncesi vardır. Montessori eğitim sistemi çocuğa gerekli ve hak ettiği değeri verdiği için avantajlı bir sistemdir. Çocuk serbesttir, özgürdür. Şimdiki eğitim sistemine tek tip insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi denir. Fabrikanın bir ucundan girip, diğer ucundan çıkmış gibidir çocuk. Ama Montessori çocuğu daha özgürdür. Hayal dünyası, yaratıcılığı, istekleri kısıtlanmamıştır. Çocuk zorla bir şeyi öğrenmek zorunda kalmaz. Çocuk kendisi deneyimleyerek, deneyerek öğrenir. Merak duygusu merkezde olduğu için çocuğun hareketleri kısıtlanmaz, Montessori, çocuk ruhuna daha uygun bir sistemdir. O yüzden çocuklar bu eğitim siteminde keyif alır. Sıkılmaz, okula gitmek istemiyorum, okul sıkıcı bir yer demez. Çünkü orası kendini gösterdiği bir alandır. Çocuk ruhunun özelliklerini iyi yakaladığı için, ona göre de eğitimi dizayn ettiği için tek tip bireylerin değil, daha farklı düşünen bireylerin ortaya çıktığı bir sistemdir. Bu nedenle de şimdiki eğitim sisteminden daha faydalıdır. Şimdiki eğitim sistemi çocuğa göre düzenlenmiş değildir. Müfredatı öğretmene göre düzenlenmiştir. Çocuğun ruhu hiçe sayıldığı için de bu eğitim sisteminden sonuç almak pek mümkün olmuyor. Montessori’nin artısı orada.

Sistem, "Vicdan eğitimi olmadan davranış eğitimi olmaz" temasına dayanıyor. Bunu biraz açabilir misiniz?
Bu aslında Adem Güneş’in bir yaklaşımı, Montessori’nin direkt kendi yaklaşımı değil. Adem Güneş’in Anadolu Pedagojisi yaklaşımında var bu cümle. Doğru bir tespittir. Bir çocukla duygusal bir bağ kurmadan, o çocuğun davranışlarını eğitemezsiniz demektir. Mesela siz bir çocuğa davranış kazandırmaya çalışıyorsunuz, çocukla sizin aranızda bir duygusal bağ yoksa bu davranışı kazandıramazsınız ki, zorla bunu yapamazsınız. Ödülle de olmaz, ceza ile de olmaz. Arada bir sevgi bağının oluşması gerekir. Beni sevdikten sonra çocuk benim dediklerimi yapar. Adem Güneş’in çıkış noktası burası. Ama Montessori, benim yaptığım araştırmalarda bizzat bunu güden birisi değil. Yani öğretmenini sevsin, öğretmeniyle hemhal olsun, onu içselleştirsin gibi bir anlayışı yok. Maria Montessori’nin sistemi daha çok, çocuk özgür olsun, öğretmen pasif olsun anlayışındadır. Çocuk istediğini yapsın, uygun materyaller sunalım ki, eğitimin önemli bir parçası uygun materyallerdir, çocuk kendi öğrensin. Ama çocukla öğretmen arasında üst-ast ilişkisi olmadığı için arada daha duygusal ve güzel bir ilişki kurulabilir. Çünkü bizim eğitim sistemimizde öğretmenle öğrenci arasında doğru iletişim kurmayı engelleyen en önemli şey, öğretmenin çocuklara ha bire ödev vermesi, kızması, bağırması, disipline etmeye çalışmasıdır ki çocuk bir türlü öğretmeniyle o duygusal bağı kuramaz. Ama disipline etmeye çalışmanın, kızmanın, bağırmanın, ödev vermenin olmadığı bir yerde çocuk öğretmeni daha çok sevebilir. Montessori sisteminde çocuklar öğretmenini gerçekten çok sevebilir. Ancak Montessori’nin eğitiminin merkezinde, Adem Güneş’in dediği gibi bence vicdan eğitimi yok. Zihinsel aktivitelerin gelişimi var, çocuğun özgürlüğü, öğretmenin pasifliği, çocuğa güven ve ona saygı var Montessori sisteminde.

Montessori sisteminin 2005 yılından itibaren MEB tarafından eğitim sisteminde uygulanmaya başlanan yapılandırmacı yaklaşımdan farkları nelerdir?
2005 yılından itibaren MEB tarafından eğitim biraz değiştirildi, constructivist dediğimiz yapılandırmacı yaklaşım geldi. Ama şu değişmedi. Montessori’de önemli olan materyal ve ortamdır. Hangi yaklaşımı kullanırsanız kullanın sınıf ve sıra düzeni içerisinde bunu yaparsanız Montessori eğitimini gerçekleştiremezsiniz. Ve materyalleriniz yoksa bu da olmaz. Mesela, gölü öğretirken, gölle ilgili bir çalışma yaparken öğrenci bunu kendisi keşfeder Montessori’de. Öğretmen şunu demez, “Haydi çocuklar şimdi göle geldik, gölü anlatıyorum.” demez. Bu nedenle şimdiki her bir yaklaşımın Montessori ile bağdaştırılması çok zor. Ne yapılırsa yapılsın, ortam değiştirilmeden, materyaller olmadan da vermek mümkün değildir. Montessori’de toprak bir zemin vardır, o içine doğru göçürülür bir çukur oluşturulur, çocuk istediği renkte bir sıvıyı döker ve gölün öyle bir şey olabileceğini anlar. Ama bu şimdiki eğitim sisteminde mümkün değil. Şimdi biraz daha görsel hale getiriyorlar. Performans ödevi veriyorlar, proje ödevi veriyorlar. Biraz daha çocuğu onunla hemhal etmeye çalışıyorlar. Ama yine ana belirleyici öğretmendir, ana belirleyici müfredattır. Neyin ne zaman görüleceğini müfredat belirler, öğretmen belirler. Temel fark budur. O yüzden yapılandırmacı yaklaşım biraz daha öğrencinin hemhal olabilmesi, uğraşabilmesi, deneyimleyebilmesi, daha güzel öğrenebilmesi için zemin hazırlamıştır. Fakat Montessori eğitimine çok yaklaşmıştır diyemeyiz. Çünkü sınıf, materyal ve öğretmenin rolü ana belirleyicidir.

Bu sistem uygulandığında bu eğitimi verecek öğretmenler mevcut mudur? Eğitimci konusunda girişimler mevcut mudur?
Montessori’nin kendi açtığı okulunun adı Çocuk Evi’dir. Maria Montessori ilk defa İtalya’da açmıştır bu okulu, 1906 yılında. O zamandan sonra hızla yaygınlaşmıştır, Mussolini ve Hitler döneminde kesintiye uğrasa da daha sonra hızla yaygınlaşmıştır. Hatta 1930’lu yılların ortasında Amerika’da yüzlerce Montessori okulu mevcuttu. Ama Türkiye’de Montessori çok içimize sinmiş, kök bulmuş, kök salmış bir kavram değil. Ta Osmanlı döneminde Montessori’ye dair kitaplar var. Montessori’nin ana kitabının çevirileri var ama günümüzde Maria Montessori’nin kendi yazdığı kitabını Türkiye’de bulamazsınız. Çevirisi yoktur, bir kere yapılmıştır, o da kısa sürede tükenmiştir. Montessori’ye dair elimizde en fazla 2-3 kitap vardır. Dolayısıyla bizde Montessori alanındaki kaynak da yeterli değil. Bu durumdan şöyle bir bakınca bunu standardize eden, kontrol eden bir mekanizma da yoktur. Birisi ben Montessori eğitim açıyorum diyebilir ama Türkiye’de bunu akredite eden bir kurum da yoktur. Kişi kendi bilgisi ve deneyimince ‘Montessori okulu açtım’ diyebilir ama bu Uluslararası Montessori Derneği tarafından akredite edilmiş, onaylanmış, kabul edilmiş bir yapı değildir. Böyle bir mekanizma olmadığı için de öğretmenleri eğitimleri, kitapları, materyalleri sistemden sisteme, okuldan okula değişiklik gösterebilmektedir. Türkiye’de “Montessori öğretmeni olmak istiyorum.” dediğinizde bunu yapabileceğiniz, düzenli kursları olan, bunun sertifasyonunu yapan, o öğretmeni gözlemleyen, sertifika veren, eğitim veren çeşitli aralıklarla onun bu işe uygunluğunu denetleyen herhangi bir mekanizma şu aşamada yok. Ülkemizde şu aşamada öğretmen yetiştirme, denetim ve standardize etme konularında bir boşluk var. Bazı derneklerle yeni yeni doldurulmaya çalışılıyor.

Günümüzdeki uygulanan sistemde öğretmen otoriterdir. Montessori sisteminde öğretmen ne gibi özelliklere sahip olacaktır?
Montessori eğitim sisteminde öğretmen bir kere daha çok bilen değildir. Şimdi bizim klasik eğitim sistemimizde öğretmen çok iyi bilendir. Montessori eğitim sistemindeki öğretmen ne yapar? Montessori’de sınıflar genellikle 30 kişiliktir. Öğretmen ile birlikte çocuklar sınıfa girer. Çocuklar sınıfın herhangi bir köşesine gider, orada çeşitli materyaller ile oyun oynarlar. Öğretmen çocuğun neyle başlayacağını belirlemez. Daha çok yol gösteren, ortamı hazırlayan ve çocuğun tıkandığı yerlerde, işin başlangıcında malzemeyi seçmede ona rehberlik eden kişidir. Bir anda iki çocuk birden bir materyali kullanmak isteyebilir, bu konuda müdahale eden kişidir. Montessori eğitim sisteminde öğretmen daha çok gözlemcidir. Çocuğun gelişimini gözlemler, neyle uğraştığını gözlemler. Materyaller içerisinde hangi aşamada takıldığını gözlemler. Onu daha sonra aşıp aşmadığını gözlemler. İkisinin öğretmeni arasında çok büyük bir fark vardır. Dışardan baktığınızda bile bir sınıfı gözlemlerseniz pencereden öğretmenin ayakta durduğunu, bir şeyler anlattığını, tahtaya bir şeyler yazdığını, dikkati çekmeye çalıştığını görürsünüz. Montessori’de böyle bir şey görmezsiniz. Bir köşede oturan bir öğretmen görürsünüz. Bu öğretmen gözlem yapar. Notlarını alır, çocuklara rol model olur, yol gösterir, bunun dışında bir şey aktaran, bir şey veren, bir şey bilen bir öğretmen konumunda değildir. Kendisini çocukla eşit tutar. Onlardan bir şey öğrenmeye bakar.

Bu sistemle yetiştirilen öğrencilerin, diğer metotlarla eğitilenlerden farkları nelerdir?
Bu sistemle yetiştirilen çocuklara çocuk ruhuna yönelik bir eğitim yapıldığı için çocuklar rencide olmaz, ezilmez, çocuk ruhu incinmez. Anneler misafirliğe gittiğinde, çocuklarına yanımda otur, sakın kalkma der. İşte o zaman o çocuğun ruhunu bloke etmiş olur. Şimdiki eğitim sistemi de böyle. Çocuğun ruhunu çok inciten bir eğitim sistemi. Çünkü zorla çocuğu oturtturuyorsunuz, zorla bilgi vermeye çalışıyorsunuz. Öğrenci de ne işine yarayacağını bilmediği bilgileri öğrenmeye çalışıyor. Çocuğun merak duygusunu öldürüyor. Çocuğun ruhuna zıt bir eğitim sistemi. Küçücük bir mekana 40 kişi sığdırıyorsun, hareketlerini sınırlıyorsun, ona kendince bir şeyler öğretmeye çalışıyorsun. Çocuk ruhu burada çok zedelenir. Ödevler arasında çocuk boğulup, gider. Çocuk çocukluğunu yaşayamaz hale gelir. Bu sistemde çocuk sınava endekslenmiştir. Montessori eğitim sisteminde deneyimlemek esas olduğu için çocuk ruhu çok zedelenmez. O yüzden ruh sağlığı açısından daha sağlıklı çocukların bu sistemden çıktığını söyleyebiliriz. İkincisi, çocuk öğrenme merakını yitirmiş olur ki keşfetme, öğrenme, deneyimleme bu ona çok şey kazandırır bütün hayatta. Bizim klasik eğitim sistemimizde çocuklar ilkokuldan çıktıktan sonra okula gitmek istemez, bir şey öğrenmek istemez, zorla ikna etmeye çalışırsın. Öğrenme merakı orada bitmiştir artık.

Montessori eğitiminde ise çocuklar sınıfa giriyor, kendisine uygun materyali buluyor, keşfediyor, orada vakit geçiriyor, acıkınca bir şeyler yiyor. Bu çocuk öğrenmeye meraklıdır, deneyimlemeye meraklıdır. Böyle olduğu için de öğrenme merakı hep kişiyle birlikte kalır. Kendisinde öğrenme, keşfetme merakı ve hazzı olmayan olan bir kişi hayatta çok daha iyi yerlere gelebilir. Google’ın, Vikipedi’nin kurucuları, Washington Post’un sahibi gibi dünyada birçok önde gelen kurumda yaratıcı, üretici birimlerde çalışan kişilerin Montessori eğitiminden geçtiğini görürüz. Dolayısıyla çocuğa kattığı şey bu özgür düşünce ortamı, sağlıklı ruh hali, ezilmemiş çocuk, keşfetme merakını da kendi yanında götüren bir çocuk diyebiliriz ki bu da bir çocuk için çok büyük bir artıdır aslında.

Bu sistemden yöneticilerimiz haberdar değil mi?
Bu sistemden yöneticilerimiz mutlaka haberdardır. Milli Eğitim Bakanı olup da Montessori gibi çeşitli eğitim sistemlerini bilmemek mümkün değil. Dünyadaki bir tek eğitim sistemi bu değil ki. Tabi ki haberdarlar ama Montessori sisteminin handikaplarından bir tanesi de şu, ortamı kurabilmek çok pahalı. Mesela bir Montessori okulunda bir sınıf yaklaşık 10 bin dolara ancak düzenlenebilir. Çünkü sürekli materyal koymak gerekir. Bu metaryaller ilginç, ahşap ve doğal olması gerekir. Ülkemizde ya da dünyada birçok yerde sınıfta tebeşir, silgi ve tahta bile hala standart haline zor gelebilmişken tutup bir sürü materyali bulundurmak, bu sistemi kurmak bir kere çok maliyetlidir. Devlet için de maliyetlidir. İkincisi maliyetin dışında, bu sisteme geçildiği andan itibaren bizim okullarımızda binlerce öğrenci vardır. Bu sistemi uygulamak için sınıf sayısını azaltmak, fiziki şartların ve ekonomik şartların başta yerinde olması gerekir. Daha sonrasında bunlar yerinde olsa bile zihinsel bir dönüşüm, değişim yapılmalı. Bu köklü bir değişim olmalıdır mutlaka. Bu da arka planında bir cesaret gerektirir aslında. Cumhuriyetin kuruluşundan beri uygulana gelmiş, var olan eğitim sistemini tamamen bir tarafa bırakıp yeni bir eğitim sistemine geçmek biraz zor. Özellikle öğretmen eğitimi gerektiriyor. Devlet kendi başına bunu üstlenmek isterse bu iş biraz zor. Öğretmen eğiteceksin, sistemini değiştireceksin, öğretmenine güveneceksin, sürekli materyal bulunduracaksın, bu materyalleri yenileme imkânın olacak. Bu sistemi getirmek siyasi bir risktir. Çok eleştirileri olacaktır. Hazır olmayabilirsiniz, altyapıyı yapmamış olabilirsiniz ve tamamen sizi alt üst edebilir.

Buna daha rahat bir şekilde nasıl geçilebilir?
Devlet eğitim sisteminden elini çeker, bu işi vakıflara bırakır, isteyen istediği tarzda eğitim veren eğitim kurumunu açabilir hale gelirse o zaman geçebiliriz. Böylece devletin kendisi de rahatlar. Ama devlet bunu ben yapacağım dediğinde bu kadar büyük bir işi yapabilmesi gerçekten çok zordur. Eğitimin daha çok özelleşmesi, yerele bırakılması, merkezi yapıdan kurtulması, müfredatın bir kenara atılması, sınav merkezli bir sistemden vazgeçilmesi gibi temel paradigma değişimleri gerektirir. Paradigmalar da kolay kolay değişmez.

Ülkemizde bu sistemi uygulayan okullar mevcut mudur?
Ülkemizde bu sistemi uygulayan okullar tabi ki mevcut. Ancak çok yaygın değil. 1930’larda Amerika’da, İtalya’da, Almanya’da birçok okul mevcuttu. Ülkemizde 100 tane okul var mıdır? Şu anda 2013’e geldiğimizde “Evet” diyemeyiz. Daha doğrusu bu okulların listesini görebileceğiniz bir ana çatı yok. Bunları derleyen, hangi Montessori okulları varmış, bunlar sertifika edinmiş mi, gerçekten kafasına göre mi bir okul açmış? Ben de Montessori okulu açabilirim ama Maria Montessori’nin felsefesi ve öğretim sistemiyle ne kadar alakalı olmuş olabilir? Bu değişebilir. Montessori son zamanlarda yaygınlaşıyor ülkemizde. Özellikle başta büyük şehirlerde çok fazla yaygınlaşmaya başladı. Çünkü bu okulları kurabilmek maliyet istiyor. Metaryaller yurt dışından getiriliyor. Normal bir vatandaşın aylık 100 TL ödeyerek çocuğunu gönderebileceği okullar değil. Montessori okulları var, biraz daha üst kesime hizmet eden okullar şeklinde var. Bahçelievler Belediyesi bazı okullarını Montessori okullarına çeviriyor. Ama Türkiye’de Montessori’de markalaşmış bir kurum yok. Maliyetlerden kaynaklanıyor. Öğretmen eğitimin zorluğundan dolayı Türkiye’de Montessori ile ilgili okullarda, üniversitelerde ders verilmemesinden dolayı kişiler kendini yeteri kadar hazır da hissetmiyor. Bu nedenle tek tük girişimler var. Sadece o düzeyde şimdilik.

Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?
Şunu demek isterim, bir anda biz Montessori eğitim sistemine geçemeyiz. Montessori eğitim sistemi güzel bir  sistem ama bu ülkenin bir de realitesi var. Montessori eğitim sistemine geçemesek bile var olan  realite için bu şartlar altında uygulayamayız. Ülkemiz için bir köşede, uzaktan bakıyor sadece bu sisteme. Halk için ulaşımı zor. Anadolu’da da çok yaygın değil. Yaygınlaşabilmesi için ilk olarak bir standardize çabasının olması lazım. Birisinin bu Montessori işini üstlenmesi ve gerçekten buna gönül vermesi, bunun telif haklarını alması, öğretmenlerin yetiştirilmesi ve okulları standardize etmesi gerekiyor.

Bu sisteme tam olarak geçemezsek bile eğitimde ne gibi değişlikler yapılıp, Montessori'ye daha uygun bir hale getirebiliriz?
Bunu MEB yapmıyor muhtemelen STK’lar yapacak. O yüzden bazı STK’lara daha çok iş düşüyor. Bu iş derneğini açan STK’lara daha çok iş düştüğünü düşünüyorum. Bizim ülkemizde gerekli olan şey var olan eğitim sistemindeki temel bazı ufak düzeltmeleri bile düzeltebilirsek daha iyi olur. Mesele çocuksa, çocuğa daha doğru davrandığınız, çocuğun daha merkeze alındığı, sınıf ortamlarının basit şeylerle düzenlendiği, sınıfların materyal olarak biraz daha zenginleştiği bir sisteme belki yavaş yavaş geçebiliriz. Ya da devlet bir anda şunu da diyebilir, ben eğitimin içinden çekiliyorum da diyebilir. Montessori’ye ulaşamıyoruz diye var olan sistemi devam ettirmek zorunda değiliz. Bu sistem içerisinde temel paradigma değişiklikleri yapabiliriz. Sınıfta oturma düzenini değiştirmeyi düşünebiliriz. Dersleri 40 dakika olmayabilir. Zil ile girip çıkan bir sistemi değiştirebiliriz. Not verme işlemini değiştirmeyi düşünebiliriz. Neden not verdiğimizi sorgulayabiliriz. Temel bazı paradigmaları değiştirerek çocuk ruhunu zedeleyen şeyleri ortadan kaldırabiliriz diye düşünüyorum. Montessori sistemlerden bir tanesidir, artılarıyla şu anda tartışılıyor. Bence gelecekte bu işin dezavantajlarını da konuşmak gerekir. Başka sistemlerle birlikte değerlendirip belki yeni bir eğitim sistemi keşfedebiliriz. Ama var olanı sorgulamamız gerektiği kesin. Bu eğitim sistemimiz çok yanlış. Sorgulayarak daha iyi bir eğitim sistemine ulaşabiliriz. Bu Montessori olur, başka bir şey olur, değişebilir.


Çocuklar Çocuk Kalsın (Koton Reklamı ve Çocuklar)

Çocuklar Çocuk Kalsın (Koton Reklamı ve Çocuklar)

 
Koton çocuk reklamı  

Haber: Sümeyra Tansel
Yayın:  www.taraf.com.tr

Koton markasının çocuk kıyafeti reklamı sakıncalı bulundu. Çocukların reklamlarda ağır makyajla, yetişkin kıyafetleri içerisinde gösterildiğini belirten Pedagoji Derneği, bu tutumun çocuk bedeninin yetişkin gibi algılanmasına yol açacağını ve pedofiliye zemin hazırlayacağını ifade ederek RTÜK’e ve Reklam Özdenetim Kurumu’na söz konusu reklam hakkında şikâyette bulundu.

Taraf’a konuşan Pedagoji Derneği Başkanı Mehmet Teber “Koton reklamı masum çocukları bir yetişkin gibi lanse ediyor. Çocukları birer yetişkin kıyafeti içerisinde sunarak, yetişkin edalarını onlara takarak kötü örnek oluşturuyor” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Çocukların çocuk kalmaya ihtiyacı var. Özellikle kız çocuklarına yapılan yoğun makyaj, kadınsı kıyafetler çocuk bedeninin bir yetişkin gibi algılanmasına yol açar. Bu durum da pedofiliye zemin hazırlar. Çocukların çocuksuluğunu korumak hepimizin görevi.”

Gündem Çocuk Derneği’nden Ezgi Koman da Koton reklamına tepki göstererek “Bu tür görsellerin, reklamların yapılması ve bunların yaygınlaşması çocukları nesneleştirmek ve cinsel sömürü açısından da çok tehlikeli. Çocuk pornografisinin, çocuğa karşı cinsel suçların yoğun olduğu bir ülkede çocukları, cinsel olarak sömürüye daha da açık hale getiriyor. Firmanın kendisi de reklamlarında çocukları bu şekilde oynattığı için onları ticari olarak sömürüyor. Eğer gerçekten bir giyim tarzı oluşturulacaksa çocukların kendilerinin oluşturduğu biçimleri ifade etmeleri için ortamlar yaratılmalı” şeklinde konuştu.

Slogan İsrafa Yöneltiyor

Öte yandan aynı reklamdaki “Bir beden büyük almayın. Seneye de giymem. Moda neyse onu giyerim” sloganı çocukları israfa yönlendirdiği gerekçesiyle sosyal medyada tepki çekti. Bunun üzerine reklamın bilboardlardan kaldırdığı duyuruldu.

Hıncal Uluç'a Kıkta Tepkisi

Hıncal Uluç’un, Sabah gazetesindeki köşesinde pedofiliyle ilgili paylaştığı fıkra tepkiye neden oldu.
 
Sürekli Değişen Eğitim Sisteminde Başarı Mümkün mü?

Sürekli Değişen Eğitim Sisteminde Başarı Mümkün mü?

Eğitim  


Haber: Ekrem Özden
Yayın: www.yeniasya.com.tr

Pedagoji Derneği Başkanı, Uzman Pedagog Mehmet Teber Yeni Asya’nın sorularını cevaplandırdı.

----

Pedagog Mehmet Teber, “Böyle bir sistemde öğrenciler eğitilmez, yarıştırılır. İşin içine yarış girdiğinde diğer tüm değerler kaybolur. Eğitimin amacı olan kÂmil insan yetiştirmek gider, başarılı insan yetiştirmek gelir.”

Sürekli değiştirilen eğitim sistemine adaptasyon sürecinde ne gibi problemler ortaya çıkıyor?

Eğitim sisteminin sürekli değişmesi bu işi planlayanların zihninde bir eğitim yaklaşımı ve felsefesi olmadığının bir işareti gibidir. Deneme yanılma yoluyla doğruya ulaşma en basit yollardan biridir. Eğitim sistemi değiştikçe öğretmen, öğrenci ve idarecinin motivasyonu düşer. Velinin kafası karışır. Eğitime olan güven azalır. Her değişim ise sonrasında bir uyum ve duraksama sürecini getirir. 

“Sürekli kazanmak ve yüksek puan almak zorundasın” kuralına dayalı bir eğitim sisteminde öğrenciler nasıl bir psikolojiye sahip oluyor?

Böyle bir sistemde öğrenciler eğitilmez yarıştırılır. İşin içine yarış girdiğinde diğer tüm değerler kaybolur. Eğitimin amacı olan kâmil insan yetiştirmek gider, başarılı insan yetiştirmek gelir. Sürekli yarışma ve yarış halinde olmak ise öğrencilerin psikolojisini alt üst eder. Düşünün buradan Ankara’ya kadar araba ile yavaş yavaş gidip öğrenmek, etrafı seyredip keşfetmek varken, yarış olduğunda tüm güzellikler görünmez olur ve tüm yol stresli geçer. Yarış sürecinde de öğrenci edindiği bilgilerin değerini kaybeder sadece o bilgileri bir soru, bir test şıkkı olarak görür. Vücudu da haddinden fazla stres hormonu ile yüklenmiş olur.

Yeterli puan alamadığı için istemediği okula gitmek zorunda kalan gençlerin psikolojisi nasıl olur?

İnsan istemediği bir okulda ne kadar verimli okuyabilir ki. Ülkemiz üniversitenin ilk bir iki yılını okuyup sonra okulu bırakan bir sürü öğrenci ile dolu. Ya da üniversiteyi bitirdikten sonra mezun olduğu bölümle ilgili değil, başka alanda çalışan. Bunların hepsi istemediği bölümde okumanın sonucu ve büyük bir insan ve kaynak israfı.

Öğrencilerin bireysel yeteneklerine göre yönlendirilmesi ve sevdikleri alanda çalışmaları ne kadar önemli?

Bir eğitim sisteminin en önemli işi bu. Bunu yapmadıktan sonra eğitimden bahsetmenin anlamı yok. Eğitimin amacı bu zaten.

Türkiye, “düşük seviyede İngilizce bilen ülkeler” kategorisinde yer alıyor, yabancı dil öğrenmekte neden zorlanıyoruz?

Eğitim sistemindeki yanlışlar nedeni ile dile karşı ön yargımız oluştu. Dili bir matematik gibi bölümlere ayırıp öğretmeye çalıştık. Grameri binlerce parçaya bölüp öğrettik. Bir bütün olarak dili ele alamadığımız için öğretmeyi beceremedik. Turistik yerlerde ayakkabı boyayan çocuklar okulda 10 sene İngilizce öğrenenlerden daha çok İngilizce biliyorsa dil öğretim yöntemimizi sorgulamak gerekir.

4+4+4 eğitim sistemi uygulanmaya başladıktan sonra velilerden size yansıyan olumlu / olumsuz değerlendirmeler var mı, varsa neler?

Çocukların okula başlama yaşının erkene çekilmesi en büyük zorluk oldu, ama sonra bu düzenlendi ve zorunluluktan çıkarıldı. En büyük zorluk küçük çocukların okula alışamamasıydı. En büyük güzellik ise ilkokul öğrencilerini ergenlik çağına gelen ortaokul ergen öğrencilerinden ayırmak oldu.

Analitik düşünmeye ve yorumlamaya değil de ezbere dayalı bir eğitim sistemi devam edebilir mi, sistem nasıl değiştirilmeli?

Devam etmesini isterseniz eder. Bu soru çok uzun cevap gerektirir, ama bu ülkenin tüm düşünürleri bir araya gelip eğitim sistemi üzerine yeni bir kurgulama yapmalı.

Dünyada zilsiz, karnesiz hatta sınavsız eğitim modelleri tartışılırken, biz bunun neresindeyiz? Mevcut şartlar göz önüne alındığında bu sistemlerin pratik uygulaması ülkemize ne kadar uygun?

Biz daha emekleme aşamasındayız. Eğitimin fiziksel şartlarını -sınıf mevcudu, okul donanımı, teknolojik imkânlar, öğretmen sayısı - iyileştirmekle meşgulüz. Sanırım fiziksel imkânlar artık ideale yaklaştığında o zaman eğitimin felsefesini konuşacağız. Bahsettiğiniz uygulamalar o zaman gündeme gelecek.


Teneffüs Sürelerinin Bir Standartı Olmalı mı?

Teneffüs Sürelerinin Bir Standartı Olmalı mı?

 
Teneffüs  

Yayın: www.sondakika.com

Pedagoji Derneği Başkanı Uzman Pedagog Mehmet Teber, bir çocuğun yeteri kadar oyun oynamaz ve hareket etmezse psikolojik olarak sıkıntıya gireceğini söyledi. 

Teber, Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği'nin değişen ve gelişen şartlar çerçevesinde yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç duyulduğunu ve değerlendirmede teneffüs sürelerinin de ele alındığını anımsattı. 

Yapılan çalışmada, "örgün ortaöğretim kurumlarında dersler arası dinlenme süresinin 10 dakikadan az olamayacağı" hükmünün getirildiğini anımsatan Teber, şöyle konuştu:  


"Çocukların dünyasında önemli birkaç kavram vardır. Bu kavramlar çocukların dünyasında olmadığında çocuklar zarar görür. Bunlardan iki tanesi oyun ve harekettir. Bir çocuk yeteri kadar oyun oynamazsa ve yeteri kadar hareket edemezse psikolojik olarak sıkıntıya girer. Günümüzde uzayan eğitim süreleri, sokak ortamının olmaması gibi nedenlerle çocuklar bu iki değerden mahrum kalıyor. Teneffüsler bu iki ihtiyacın karşılandığı alanlardır. Bu nedenle okul bahçelerini gözlemlediğimizde öğrencilerin koştuğunu, o kısa sürede oyun oynadığını görürüz."

"10 dakika bile yeterli değil" 
Teber, teneffüs sürelerinin sabitlenmesinin olumlu bir gelişme olduğunu vurguladı. Sırf öğrencileri erken bırakmak ya da programı yetiştirmek amacıyla 5 dakikaya indirilmiş teneffüsler bulunduğunu dile getiren Teber, şöyle devam etti:

"Şimdi buna son verilmiş oluyor. Kararın eğitim ve öğretime de katkısı olacak ancak ben bu 10 dakikanın da yeterli olmadığını düşünüyorum. Teneffüsler için 15 dakika daha ideal bir süredir. ya da ders esnasında öğretmenlerimiz harekete ya da oyuna da yer vermeli."

 
Copyright © 2009-2014 Pedagog Mehmet Teber Orijinal içeriğin tüm hakkı saklıdır.
Admin İletişim