Van'dan Çocuk Manzaraları - Pedagog Mehmet Teber

728x90 AdSpace

Van'dan Çocuk Manzaraları

Van   

Van projesi ekip olarak bizler de derin izler bıraktı. Çocuklara dair derin gözlemlerimiz oldu. Günlüklerimizde biraz değindik ama daha detaylı olarak bir başlıkta toplayalım istedik. Ve ortaya bu yazı çıktı.


MEHMET TEBER:
Van'da 600'e yakın çocuğun formunu inceledim. Formlarda en sık rastladığım şey çocukların anne sevgisini hissedemeyişi idi. "Keşke annem beni çok çok sevse" cümlesini o kadar çok gördüm ki. Bir Pedagog olarak çocuğun hayatından anneni yerini ve önemini çok derinden yaşayarak anlamış oldum. Şüphesiz her anne çocuğunu sever. Ancak kalabalık aileler, kültürün büyüklerin yanında küçükleri sevmeye izin vermemesi, ve annenin gün içindeki koşturmacası çocukları anne sevgisine hasret bırakıyor. Van çocukları sevgiye aç...
 
Çocuklara yönelik ikinci gözlemim, çocukların oldukça fazla şiddete maruz kalması. "Eğer babam beni dövmeseydi, keşke annem bana vurmasaydı.." cümlelerini de çok gördüm. Buranın çocukları, anneden babadan ve öğretmenden dayak yiyen çocuklar. İçlerinde anne sevgisi yok, dayak ise çok. Bu çocuklardan nasıl bir gelecek umabiliriz ki...

Üçüncü gözlemim çocukların gerçeğe çok temas etmeleri ve pek hayal kuramamaları idi. Bir sınıfta onları İstanbul'a davet ettiğimde, çocuklar bunu imkansız gördüler. Onlara göre İstanbul'a gitmek, uzaya gitmek gibi bir şeydi. Hiç bir çocuğun formunda bir hayal görmedim. Sadece bir kız çocuğu "Hayatta istediğim şey peri olmak" şeklinde bir hayal yazmıştı. Çocukların hayalleri bile ellerinden (ç)alınmıştı. Bu bölgeye yapılacak projelerde mutlaka çocukların hayallerini, ufuklarını genişletici çalışmalar olmalı diye düşünüyorum.
 
Van çocuklarının beni en çok şaşırtan özellikleri, usul adap bilmeleri oldu. Gelene "hoş geldiniz" demek, gülümsemek; gidene "hoşça kalın" demek birer gelenek gibiydi. Misafir ağırlama ve karşılama konusunda o kadar iyiydiler ki beni şaşırtmışlardı. Özgüvenleri sandığım aksine çok iyiydi. Kendilerini iyi ifade ediyor, bizimle düzeyli ilişkiler kurabiliyorlardı. Karşımızda gözü aç değil, kanaatkar çocuklar vardı. Pısırık değil, girişken çocuklar vardı. 
 
Van'da unutamadığım sahnelerden biri şudur: Bir sınıfta çocuklardan biri şarkı söylemek istiyor. Söz veriyorum. Utanarak, sıkılarak, gözünü benden kaçırarak "Kürtçe söyleyebilir miyim" diye soruyor. "Diyorum ki, Kürtçe güzel bir dil, eminim şarkıları da güzeldir. Söyleyebilirsin tabi. " O kadar mutlu oluyor ki. Sesi de o kadar güzel ki..
 
Şu sahnede aklımdan çıkmaz: İlkokul 2-3. sınıflara Travma Tarama Formu dolduruyorum. Form aslında riskli. Depremle ilgili sorular ve çocukların kaygılarını tetikleyebilir. Bu nedenle her birini yanıma çağırarak, sarılarak önce muhabbet edip eğlenerek forma hazırlıyorum. Yine onlara eğlenceli şekilde soruları yöneltiyorum. Bu süreçte hep temas halindeyiz. Onlara sarılmam, saçını okşamam, gönderirken öpmem onları o kadar mutlu ediyordu ki. Bir de fark ettim ki, öğrencilerin bazıları o formu doldurmak için yeniden sıraya giriyorlar. "Öğretmenim, tekrar yapalım mı?" diyorlar. Biliyorum tek istekleri  var: Sevilmek ve öpülmek... :((

MERVE ÖZDEMİR
6. veya 7. sınıflardayım. Köy okulundayız yine tabi, uygulamanın ikinci kısmında çocuklar form doldururken biraz oturup sınıfı gözlemledim. Gördüğüm şey o gün bu gündür aklımda çıkmıyor. Uzun boylu bir erkek çocuğu ayağında pembe çiçekli kız ayakkabısı var. Görünce öyle üzüldüm ki. Burada bazı çocukların kıyafetleri aynı, yardım kolilerinden çıkan kıyafetler olsa gerek diye düşünmüştük. O ayakkabıları görünce demek ki başka ayakkabı bulamamış dedim, ne varsa onu giyip okula geliyor. Formalar, eşyalar zaten enkaz altında kalmış, o yüzden üstleri ve başları çok harap bir halde.
 
4. sınıfların birinde dersteyim, bir erkek çocuğu elindeki kurşun kalem öyle küçülmüş ki. Ucu kırılınca fark ettim. Çocuk kalemi açabilmek için açacağın uç kısmını kullanıyor yani kalemi sonuna kadar kalem tıraşa sokmuyor. Çünkü kalemin boyu neredeyse açacakla aynı, hepsini ittirdiğinde kalem içinde kalıyor. Hemen gidip yeni bir kalem verdim. Bak bununla daha hızlı yazarsın dedim. Minicik kalemini göstererek benim kalemim var gerek yok dedi. Olsun bu da olsun, sen de kalsın dedim. Dersten çıkarken kalemi yanıma getirdi, teşekkür ederim siz de kalsın dedi. Kalemi geri verdim tabi ama öyle mahcup oluyorlar ki. Yoksulluğun insanı böyle zor terbiye edebileceğini bilmezdim.
 
4. sınıflardan birinde dersteyim. Sıraların birinde öğrenciler uygulamada biraz geciktiklerini fark ettim. Sonra baktım ki sırada sadece bir kalem var, biri yazıyor diğeri bekliyor, diğeri yazarken de öteki bekliyor. Kavga gürültü yok, senin sıran benim sıram kargaşası yok, hiç ses çıkmadığından fark edemedim başta zaten. Kalemin sahibi kim bilmiyorum ama öyle bir davranıyorlar ki kalem ikisininmiş gibi. Sıraya 2 yeni kalem koyup sınıfın ortalarına doğru ilerledim. Çocuklardan biri arkadan koşup geldi. Öğretmenim ayağınızın altında bir arkadaşımızın kırmızı kalemi var dedi. Bastığımı fark etmemişim ama normal bir sınıfta bastığımı fark etseydim çöpe atardım, onun kullanılıyor olabileceği aklıma gelmezdi. Aldı kalemi temizledi, arkadalar bu kimin diye sordu. Çocuklardan biri benim dedi, sıramdan düşmüş.
 
576 dan daha fazla çocukla uygulama yaptık belki. Hepsi de istisnasız resim yaptı. Hatta 1. Sınıflar ikişer resim yaptı. Şimdi anlatacağım şeyi büyük şehirlerdeki öğretmenlerimiz çok iyi anlayacaktırlar. Kendim de anaokulunda çalıştığımdan biliyorum ki alınan bir pastel boya ikinci güne sağ kalmaz. Kırılmış, kabı yırtılmış, boyalar kaybolmuş olur. 1 haftadır 576 çocuk o pastel boyaları kullandı, 60 adet pastel boya takımı almıştık. İçinde kırık olan boya sayısı bir elimi geçmez belki de. Kayıp boyaya da ben hiç rastlamadım. Sınıflardan birinde resim yaparken bir çocuk yanıma geldi. Nasıl mahcup nasıl üzgün. Öğretmenim dedi “ben kırmadım ama açınca bir baktım ki içindeki boya kırık, ben yapmadım” tamam canım ne olacak, senden önce kullanan küçük arkadaşların kırmıştır dediysem de üzüntü suratından bir türlü silinmedi. Hadi büyük gruplar neyse diyeceksiniz ama 1-2-3. Sınıflarla da boyama yaptık ne kadar düzgün kullandıklarına inanamazsınız.
 
1. sınıflardan birinde  dersteyim. NESİ VAR? Oynuyoruz. Ben aklımdan bir nesne seçiyorum, ipuçları veriyordum onlar da bulmaya çalışıyor. Aklımdan beyaz  dosya kağıdını tutmuştum. 1. Sınıfta olduğum için ilk ip ucuyla ikincisini birleştiremiyorlar genelde. Bu dikdörtgen bir şey dedim. Bir sürü cevap geliyor tabi. Tamam dedim, bilemediniz bir ipucu daha; beyaz bir şey. Miniklerden biri ısrarla elini kaldırıyor. Buldu galiba dedim söz hakkı verdim. Öğretmenim buldum “sen, kesin sensin” diyor. :))
Sınıfa şöyle bir baktım da herkes oldukça esmer ben de biraz beyaz tenliyim, oldukça değişik gelmiş olmalı :)
 
Yine 4. Sınıflardayım. Bir erkek çocuğu yanıma geliyor, kulağınıza bir şey sorabilir miyim diyor. Tabi dedim, buyur. Evli misiniz diyor mahcup mahcup. Hayır diyorum. Çocuk şaşırıyor. Nasıl olur ya diyerek yerine gidiyor. 

6. sınıflardayım. Kızlar teneffüste etrafımda; yine evli misiniz diye soruyorlar. Hayır diyorum. Nasıl olur diyor bazıları, bizi seneye evlendirecekler.
 
4. sınıflardan birindeyim. Kızlardan biri bana vesikalık fotoğrafını veriyor. Hayatımda çekindiğim tek fotoğraf dedi, başka da yok. Sen de kalsın o zaman dedim, ben seni unutmam. Yok dedi, sizde bir hatıra kalsın istiyorum başka hiç yok ama sizde kalsın. Bizi unutmayın.

EBRU KARABULUT
Van'daki psikososyal destek projesi, benim yer aldığım çocuklara yönelik projelerin ikincisiydi. Ama onlar benim için çok değişik bir tecrübeydi gerçekten. İlk kez bir sınıfa girdiğimde göz göze geldik o yanık tenli çocuklarla. İlk başta ufak bir şaşkınlık, sonra ayağa kalkma refleksi, peşinden de mutluluk… mutlu olduklarını anlayabiliyorduk hem hareketlerinden hem de testlere ve yaptıkları resimlere yazdıklarından; “Birileri gelsin.”, “Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz.”. ÇoCuklardaki ilk gözlemim yoksulluktu. Özellikle Halkalı İlköğretim köyündeki çocukların birçoğu öksürüyor ya da burnunu çekiyordu. Çünkü hava şartlarına uygun kıyafetleri yoktu ve sınıftaki sobaları yanmıyordu.
 
Bir diğer dikkatimi çeken nokta, hem sevgi görmeye hem de birilerini sevmeye çok ihtiyaçları vardı çocukların. Başlarını okşayınca tatlı tatlı gülümsüyor ve başlarını önlerine eğiyorlardı. O an o kadar tatlı oluyorlar ki :) Bazen de bizi öpmek bize sarılmak istiyorlardı. Önce birisi utangaçlığını yenip “Öğretmenim sizi öpebilir miyim?” diyordu ve öpüyordu. Ondan sonra herkes sarılmak için yarışıyordu :)
 
Özellikle ortaokuldaki çocuklarla muhabbet ederken konu Kürtçe ’ye geliyordu. İlk sordukları şey Kürtçe bilip bilmemezdi. Bize hemen öğretmek istiyorlardı. Kendi ana dilleri mevzu bahis olunca kendilerine olan özgüvenleri yerine geliyor. Çünkü çok iyi bildikleri bir konu hakkında konuşmuş oluyorlar :) Galiba bazı kesimler tarafından Kürtçe konusunda ters tepki görmüş olacaklar ki, Kürtçe bilip bilmediğimi sormak için beni yanlarına çağırıp sessizce soruyorlardı. Bu durum canımı sıktı. İnşallah insanların kimlikleri yüzünden hor görülme devri bitecek bu ülkede. Kürtçe seçmeli dil dersinin de bu çocuklar için okulda iyi bir motive edici olacağını düşünüyorum.
Van'dan Çocuk Manzaraları Reviewed by Mehmet Teber on 4/15/2012 Rating: 5 Van    Van projesi ekip olarak bizler de derin izler bıraktı. Çocuklara dair derin gözlemlerimiz oldu. Günlüklerimizde biraz değindik...